Hani unutmak bir mumun ömrü kadardı.Kaç mum eridi gözlerimin önünde hayalini eritemedi hiçbiri.
Hani imkansızlıklar ellerimizde tükenirdi.Kaç imkansız tükendi avuçlarımda bir sen kalakaldın parmak uçlarımda tek imkansızım.
Hani uçurumlara merdivenler yapardık kenetleyip ellerimizi.Sensizlik mi uçurum yaşamak mı uçurum seni sensiz bir başıma.
Dokunmakla mı yaşanırdı anılar.Kıyamadıgım tenine dokunmayalı kaç asır geçti halbuki peki neden yaşamaktan usanmadı anıların.

Kelimelerin karışıyor beynimin kıvrımlarına.Sen başka tenlerde erirken ben senin kokunda tükeniyorum.Gitmek kolaydı sen gitmeyi seçerken ben hiç gidemeyen olmuştum halbuki.Kendime bile itiraf edemediğim sevgini yaşamayı seçen olmuştum.

Tek yanlışın tüm dogrularımı sildiği yerdeyim.Senle başladıgım ve bir daha hiç ayrılamadıgım yerdeyim.Sense benden sonra tükettiğin kimbilir kaçıncı sevdanda.
Eski bir fotografın yakılmış kısmıyım belki de artık.
Ama o sonsuz sevgiyi sonsuz kılan parçayım.Sense puzzlemın kayıp parçası.

Hani yeniden severdi insan.Denemedim zannetme.Seni silmek için tutundum bir başkasının avuçlarına,beni yabancı ellere nasıl bıraktıgını hiç kabullenemeden.
Belki de bir aldatmacanın başrol oyuncusu olarak,kalbimin kapılarını kapatıp yüreğimi susturarak.

Sana yazılmadı bu satırlar üstüne alınma.Bu satırlar yüreğimin sessiz konuşması sadece.Dillenmeden aglaması.Sesini hiç duyuramadan tekrar susması belki de.
Kaç yıl geçti oysa sen umarsızca gideli.Hani görmeden sevemezdi insan.Oysa yüzündeki tüm çizgiler ezberimde dururken kalbimden nasıl silinir suretin.

İşte yine sensizlik kokan bir gecenin demindeyim.Sen gideli güneş dogdumu sahi.Denizin yosun kokusu yayıldı mı yine.Martı çıglıkları sardı mı gökyüzünü ya da gökyüzü aynı mavi mi.Sen gideli gece buralarda.Gökyüzü hep siyah.Deniz yosun kokmuyor.Dalga sesleri bile sustu.Yagmurlar yagar bazen gözlerime.Sen gittin gideli mevsim hep kış.Buzdan bir yatak seriliyor ayaklarımın bastıgı yerlerde.

Hani ben hiç gülmekten vazgeçmezdim.Şimdi neden sahte gülücükler var yanak kıvrımlarımda.Neden ıslatıyor yagmur damlaları birer çig olup yanaklarımı.En sevdiğim mevsim bahardı şimdi anlıyorum baharım da sen.Papatyaların üzerine serilip gökyüzünün mavisini seyretmek gibi hala seni düşünmek.Gelincik tarlasına yol almak gibi hayalinde yaşamak.Galatadan İstanbul u seyretmek gibi fotografında uykulu gözlerim, yastıgıma sıgınıp sana uyumak.

Söyle savurabilirmiyim kalbimden seni ötelere.Ya da kaç uzak alır götürür seni benden.Kaç asır unutturur sevdanı.

Hani unutmak bir mumun ömrü kadardı?Kaç mum eritmeli daha?Yüreğime akıtmadan sevgini ya da kaç mum sığdırmalı hayatıma seni unutmak için?

Her eğilip baktığımda başımın gövdemden ağır gelmesiyle yerde buluyorum kendimi...
Deyimlerden cıkmış bi cümle olabilir ama kafamın içindekiler, beynimi sömüren anlamsız yada belkide fazla anlamlı düşünceler tasımıyor artık bu bedeni...Her defasında düşmek mi bana yazılan, yada en acısı yerlerde sürünürken bile başımı kaldırabilecek gücü bulup (ki nerden bulduğumu anlamış değilim hala) düştüğüm yüksekliği görmek mi?

Gülücük perisi niye uğramıyorsun yüzüme?
Hala kaçırıyorum gözlerimi insanlardan...
Kaybolmasınlar içimdeki boşlukta diye..

Niye farklı olduğumu devamlı yüzüme vuran kelimeler seçiyorlar benimle konusurken?... Niye hissettiriyolarki bunu? Yüzümdeki tepkisiz maskenin atında devamlı ağlayan bi yüz olduğunu öğrenmek içinmi bütün bu çabalar? Ne zaman acık vericek diye ben kaçtıkca bıkmadan üstüme gelmeleri...
Neden?...

Herşey yalan sadece düşlerim gerçek...
Düşlerim var rüzgara ters düşen..

Her attığım adımda onlara, biraz daha kaybediyorum içimdeki beni... Vardığıma kalacak mıyım?
Bilmiyorum.

Yalnız mıyım? onların dediklerine göre yalnız olamam... Etrafımdalar çünkü...
Ve evet bencede yanlız değilim kimsenin bilmediği 2 kişilik bi dünyam var benim..
Adım hala hayat kitabında yazıyor...
Gerçek cok şeffaf tıpkı, ağladığımda gözlerimin kıpkırmızı kesilmesi kadar...
Kahretsin, acınacak haldeyim yine, kelimelere vurmak bu olsa gerek...

Melekler, duymuyor sesimi
Karanlık işte yine her yer
Gözyaşlarım, keşkeleri yok edemiyor
Korkuyorum
İnancım kalmadı benim....

Anlatmadan Anla Beni

Yazar:


Bir garip hâl ki anlatılmaz.. Anlatmaya insan tâkât bulamaz..
Seslenirde sükûtunu bozmaz.. Çağırırda adım atmaz..
Uzaklaşırda kopmaz..
...

Deli rüzgarlar essin bugün yine harâbe semtimde..
Dindirir mi, söndürür mü, körükler mi bilmem ateşimi..
Ateşe de razı ya gönül, bu siyah halinden bir kurtula bilse..
...

Bilirim delisin gönül.. Söz dinlemezsin, tesellî kabul etmezsin..
Seni zapt etmek kolay değil, bilirim gönül..

Kaç kez tırmanırda atarsın kendini dağlardan..
Paramparça kendini seyretmek hoşuna gider acılar içinde..
Yüzün gülerde.. içten içe, inceden inceye kanarsın..
...

Yalnızsın.. Öyle yalnız ki, kalabalıklar içinde dil bilmeyen, yol bilmeyen garip bir yolcu gibi..
Kalabalıklara daldığın an daha da artar yalnızlığın, hasretin, gurbetin..
Bilirim, şikayet değil nimet bilirsin sen bunu..

Yüreğin konuşurken, hâlini bir bir anlatırken, gözlerinde hüzün oynaşır..
Dilin sükût ettiği için anlayanın yok kadar azdır!..



Anlatamam işte..
Anlatmadan anla beni...


İçim dışım sen olmuş

Ben sen olmuşum

Sense sadece kendin olmuşsun

Senin için gülmüş

Senin yüzünden ağlar olmuşum

Yalnız seni sevip

Yalnız senin olmuşum

Ben sen olmuşum

Sense sadece kendin olmuşsun

Sadece kendini düşünüp

Kendini sevmişsin

Bense sadece seni sevip

Seni düşünmüşüm

Ben sen olmuşum

Sense sadece kendin olmuşsun

Ne kadar da dayanabilirim

Sen olmaya bilmiyorum

Ne kadar daha

Senin sevginden uzakta yaşayabilirim onu da bilmiyorum

Bir Dilim “Aşk”

Yazar:
 
Boş bir kâseyi tıka basa aşkla doldurarak yaptık en büyük hatayı. Anlayıştan, hoşgörüden, huzurdan, sadakat ve güvenden bihaber yavaş yavaş karıştırdık hayatlarımızı. Eksik bir şey var mıdır diye düşünmeden pişirip, kalbe indirdik. Nefis bir tat kaldı ruhlarımızda, kalplerimizde ve akıllarımızda. Bu böyle gitti bir süre. Tazeledik durduk aynı karışımları, belleklerimize işledik bu doyumsuz tarifi. Her şey ne kadar da güzeldi değil mi? !

   Derken… Bir kramp girdi kalbe, hazımsızlık baş gösterdi.Habire içimizden dilekler tuttuk, gözlerimizi kapattık, açtığımızda yoktuk… Bari bir tatlı kaşığı mantık ekleseydik. Katı kalplerimizi, mumdan düşen damlalarla sulandırıp, aşkı daha güzel detaylarla harmanlasaydık. Öyle şaşaalı tariflere gerek mi vardı? Her aşkın tadı, barındığı kalbe güzel gelmez miydi? Elbette durum öyleydi fakat biz sadece “aşktan” aşlar yaptık kendimize. Hiç sudan, undan, tuz ya da şekerden tek başına yemek olur mu? Madem “olmaz” diye cevap veriyoruz; ne diye sadece “aşkla” yoğurduk kalplerimizi? Mantığımızı körelttik, sadakati gücendirdik. Şimdi de kalkmış “eksik bir şey var” diye çıkıyoruz sevdiklerimize. Elbette var hem de sonradan eklendiğinde hiçbir işe yaramayacak kadar önemli ölçülerde… Pişmiş aşa su eklenmez ve “aşk” asla böyle büyümez.

    “Aşk bıkılmayandır” der Duclos. Şimdiki aşklardan bıkıldığına göre; bizim yaşadıklarımızın adı başka. Biz ne yaşıyorduk, nasıl başlamıştık, eksiklerimizi yazmış mıydık? Can yaralarını sardık mı ya da hepten mi yaralandık? Bu kadar çok soruyla bir arada kalır mı aşk? Hangi sebepten tutunsun sevdaya, nerden yakalasın aşkı ki tutsun da bırakmasın? Aşk bıkılmayandır, öyle mi?  Bıkılmıyor doğrusu(!)

    O boş kâseyi bir kere alın önünüze.  “Kalp tadı” diye bir şey var canım! Sen; hoşgörüyü seviyorsan, sırf o seviyor diye güven de koyacaksın tarifine.  İster kaşık kaşık ekle, ister huzur gibi serp üzerine… Baktıkça; bir görsel şölene benzeyen minik kristaller gibi parlasın kalbinizde… Mantığa, huzura ve bir dilim Aşk’a…

                                                        



AŞK
Aşk; yalnız bir operadır kış güneşinde dinlenen.
Aşk; bazen bir zaman hatasıdır.
Aşk; bazen kavuşamamak, adını karalamaktır kağıtlara.
Uzun bir suskunluktur ya da durmadan ondan konuşmaktır.
Aşk; bir filmin, bir karesinde takılıp kalmak…
Bazen tuhaf bir cesaretle meydan okumaktır.
Aşk; bazen nedenini bilmediğiniz bir duraksamadır.
Aşk; bir harabenin ortasında birşey bulup da ne yapacağını bilemeyen
iki savaş çocuğu gibi kalmaktır.
Eylül’ün toparlanıp gitmesini izlemektir.
Bir bakış bile anlatmaya yeterken herşeyi
kalbinizi dolduran duyguların kalbinizde kalmasıdır.
Aşk; canınızla beslemektir hüznün kuşlarını.
Aşk; vazgeçmektir gözlerinden.
Geceleri ansızın nedensiz uyanmaktır uykularından, usul usul ağlamaktır.
Aşk; birgün anahtarın ters döneceğine inanıp ışığa kavuşmayı özlemektir.
Aşk; buralardan öylece çekip gitmek ve sonunda kendine bir gül vermektir.
Acını içine alıp, göz damlalarını tutup, güçlü olmaya çalışmaktır.

İclal Aydın


Telefonumun alarmı,  saatin 07.00 olduğunu haber vermeden uyanmıştım bugün. Yatağın içinde sağa sola dönerek, aklımca ona biraz daha zaman kazandıracaktım. Son günlerde, beş dakika daha uyuyabilmek için benimle pazarlık ediyor. Kıyamıyor insan, fakat uyanması da gerek yoksa geç kalacak. İlk arayışımda telefona cevap vermedi. Aramayı yinelediğimde,  telefonun diğer ucundan; sesine uyku kaçmış bir adam “efendim” dedi. Uykusunu çabuk atar üzerinden. Tüm mahmurluğu ile o mızmız ve sevimli sesini, hepi topu bir iki kelimeden sonra sıyırırdı uykulu sesinden. Sonra kalkıp, hazırlanmaya başlıyordur eminim, gerisini bilmiyorum çünkü buraya kadar görevim.
Ardından, bir saat sonrasına kurdum alarmı. Bu da benim uyanma vaktim. Onu uyandırdıktan sonra hemen dalmışım. Alarm çalmaya başlayınca başucumda, hızla geçen zamana karşı tribe girdim. Zoraki kalkıp, yüzümü yıkadım. Siyah kadife pantolonumu giydim bugün, üzerine füme rengi bir tunik uydurdum. Saçlarım, her sabah oyalıyordu beni. Saç açıcı spreyimin yardımıyla taramaya başladım saçlarımı. Aynanın karşısında, bu sabah gördüğüm saçma sapan rüyayı düşünürken; küçük yıldızlı küpelerimi taktım. Bilinçaltım bana oyunlar oynuyordu. O kızın benim rüyamda ne işi vardı ki?
Rejimdeyim uzun bir süredir. Küçük bir dilim peynirle, birkaç soslu zeytini ve domates dilimlerini sessizce yedim. Şekersiz çayım, bugün keyif vermiyordu nedense. Bu, çayımın şekersizliğinden değildi; son günlerde benim tadım tuzum yerinde değildi. Ev arkadaşıma baktım, sessizliğim ona da bulaşmış gibiydi. Kahvaltıda her şey suspustu bu sabah. Sonra 08.25’i gösterdi saat. Montumu ve bilgisayarımı alıp, evden çıktım. Taş basamaklardan inip, kar basamaklarından çıktıktan sonra birkaç kardan tepeyi de aştım. Nihayet sınıfın önündeydim. İçeri girip, ağzımdan çıkan dumanı fark ettiğimde canım sıkıldı. Soba yanmıyordu henüz. Kaloriferci gelip, bir şeyler tarif etti, kendisinin işleri varmış. Anlattıkları doğrultusunda sobayı yaktım. İşte hayatımda bir bu eksikti ve artık tamamdı. Bir iki öğrenci gelmeye başladı sonra. Güzel ve masum yüzlerinde kocaman pırıltılar vardı yine. Bunu fark etmemek ne mümkün! Plan defterimi incelerken ipek gibi bir ses “günaydın” dedi bana. Deniz mavisi gözlerini, bakışlarımı yakalamaya çalışırken gördüm. Bir gün önce verdiğim pembe fiyonklu tokalar, saçlarındaydı bugün. Ne güzel olmuşsun sen bu sabah! Montunu çıkarıp, askıya asmam için bana uzattı. En sevdiği oyuncaklara doğru koştu. Eminim bana kahvaltı hazırlamaktı düşüncesi. Az sonra iki fincan koydu masama. Şekeri, peyniri ve patates kızartmasını tanıttı bana. Çaylarımızı doldurup, tam karşıma oturdu. Patates kızartmasından yemiyorum diye mızmızlandı. “Rejimdeyim” dedim. Beni anlamamış olmalı ki, çayıma iki şeker daha attı. Kırk beş dakikam vardı hepsini uzun uzun izlemek için. Doktor malzemeleriyle arkadaşını muayene ediyordu birisi. Öteki, bebeğinin karnını doyurmuş; uyutmaya çalışıyordu. Yüzlerindeki benzersiz kahkahaları kıskanıyordum. Soba gürül gürül yanıyordu yanı başımda. Bugün on beş kişiydik. Benimkini de dünyadan sayarsak tam on altı dünya vardı küçücük sınıfımda. Peşi sıra kahkahalar savrulurken, telefonum çaldı. Onun aradığını görünce, benim de gözlerim ışıdı. Birkaç dakika konuşup kapattık. Okulda hep böyle yapıyorduk. Vakit buldukça arıyor, bana sesini duyuruyordu. Telefonu, tekrar çalacağı ümidiyle kapatıyordum belki o bilmiyordu. Belki de bildiği için sık sık aramaya çalışıyordu. Sonumuzun ne olacağını düşünürken ben, birileri ağlıyordu. Çocuk işte, elinden oyuncağının alınmasından ziyade ne için gözyaşı dökebilirdi ki?
Gün bittiğinde tek kelimeyle yorgundum. Üzerimi bile değiştirmeden uzandım yatağa. Bu sabah ki rüya, “beni unuttun mu?” diye vızıldadı. Kafamı çok mu meşgul ediyordum acaba? Hayır, bana bunları düşünmemin yersiz olduğunu tane tane anlatmıştı. “Bak buradayım” derken anlatmak istediği; elbette ki benim yanımda oluşuydu. Yerini biliyorum senin, fakat kendi yerimden emin olamıyorum. Muhtelif zamanlarda zihnini meşgul ediyor mu bilemiyorum. Yazdığın bir yazıda, “bazen onu özlüyorum” demişsin, acaba arada bir özlüyor musun?
Papatya özlü oda parfümünü sıkıyorum odama. Senin odan da böyle kokuyor. Bu kokuyu duydukça, atmosferlerimizi birleştiriyorum. Seninle zorluklara gülümseyebilmek daha kolay. Zaman, çok daha hızlı ilerliyor şimdilerde. Psikolojimi hakkıyla anlayan tek insan. Sınıfta yarım bıraktığım düşüncelerime geri dönüyorum. “Acaba” diyorum, “acaba bizi neler bekliyor?” Telefonumun melodisiyle sıyrılıyorum koyu gri düşüncelerimden. Gözlerimin yeniden ışıldamasıyla, kiminle konuşacağımı anlamak daha da kolaylaşıyor olsa gerek.
Saatler ilerliyor, iyi geceler başlıklı konuşmamızın ardından, gözlerimizi kapatıyoruz bizim dışımızda kalan her şeye… Ve saatimi yeniden 07.00 ye kuruyorum; sabah erkenden sesini duymak üzere…

Elveda Sevgilim !

Yazar:

Sana bu satırları uzun süren bir ilişkinin ardından, son zamanlarda hissetmeye başladığım aldatılma duyguları içinde yazıyorum. Oysa seninle karşılaştığımda, yani ilk tanıştığımızda hiç de böyle şeyler hissetmiyordum. Aksine çok mutluydum. Yine aldatılmış ve bunaltılmış bir kriz dönemi sonuydu. Niyetim net olsa da, aklım karışık ve dö...nemin getirdiği buhranlı hava nedeniyle canım da bir o kadar sıkkındı. Bir arayış içindeydim ama aradığımın ne olduğunu da biliyor gibiydim. Senin gibi sözüne güvenebileceğim, her türlü zorlukta yanımda duracağına emin olabileceğim birine ihtiyacım vardı. Sen de iyi bir aileden geliyordun. İçinde bulunduğum durum ve sana karşı hissettiğim güven beni bu birlikteliğe sürükledi. Buna sen de talip olmuştun.

Sen de meydan meydan dolaşıp benimle birlikte olmak istediğini adeta haykırmıştın. Beni nasıl mutlu edeceğini, benim için neler yapacağını, benimle birlikte yürüyeceğini, benden ayrılmayacağını, beni bırakmayacağını ve beni aldatmayacağını vaat etmiştin meydanlarda. Hatta gönderdiğin aracılarla eğer seni kabul etmezsem sahipsiz kalabileceğimi, başkalarının gelip bana kötülükler yapabileceği haberlerini göndermiştin. Bundan çekinmedim değil. Sahipsiz kalmaktan korktum açıkçası ve başkalarının zarar vermeye gelmesinden de. Vaatlerini, gönderdiğin haberleri ve iyi bir aileden geldiğini düşününce artık kararımı verdim ve seni kabul ettim.

Nerdeyse beş yıllık bir birlikteliğimiz oldu. İlk başlarda mutlu ve umutluydum. Daha önce geçirdiğim travmaları senin sayende üzerimden atabileceğime ve yine senin sayende hayatımda yepyeni sayfalar açabileceğime inanıyordum. Sana ve vaatlerine o kadar güvenmiştim ki, sanki bana yepyeni bir dünya vaat ediyordun. Açıkçası beni büyüledin.

Ancak zaman ilerledikçe bir şeylerin ters gittiğini fark etmeye başladım. Seninle yaşadıklarımın öncekilerden pek de farkı yoktu. Vaatlerini unutmuş gibiydin, dahası beni unutmuş gibiydin. Verdiğin sözleri sorduğumda hep ertelemeye ya da duymazdan gelmeye başladın. Benim isteklerimi hep göz ardı ediyordun. Bana hep biraz daha bekle diyordun. Biraz daha bekle, her şey düzelecek. Benden fazla başkalarıyla ilgilenir olmuştun. Başkalarıyla konuşuyor, başkalarının dertlerini dinliyor ve hep onlara yardımcı oluyordun. Onlar ailemizden bile değillerdi ama sen hep onlarlaydın. Oysa senin yanında ben vardım, kardeşlerimiz vardı ve akrabalarımız vardı ve komşularımız. Biz vardık ama sen hep yabancıları tercih eder olmuştun. Sendeki bu değişikliğe bir anlam veremiyordum. Nasıl oldu da bu hale geldin, halen anlamış değilim.

Ben seninle birlikte helal lokma yiyeceğimizi, evimize asla haram girmeyeceğini düşünüyordum. Ama bu olmadı. Sen isteyerek ve bilerek evimize haram soktun. Faizli krediyle ev aldın, araba aldın. Dahası soframıza domuz eti bile sokmaya kalkıştın. Güzel bir evimiz ve arabamız olmasını ben de isterdim. Ama isterdim ki bunu kendi alın terimizle kazandığımız helal paramızla alalım. Ama bu senin işine gelmedi.

Sahi sen benim domuz eti yemediğimi ve asla yemeyeceğimi nasıl bilmiyordun? Bilmiyor olamazsın. Sen benim inançlı olduğumu da biliyordun. İnancım yüzünden birtakım sıkıntılar yaşadığımı da. Sen bana bu sıkıntıları aşmamda yardımcı olacağına söz vermiştin. Unuttuğun bütün sözler gibi hani. Bunu da unuttun.

Aslında bende çok ayrı bir yerin vardı biliyor musun? Dedim ya, diğerlerinden çok farklı olacağını düşünmüştüm. Dürüst ve çalışkan biri diyordum, bizi ele muhtaç etmez. Çalışır kazanır, evimizi geçindirir diyordum. Ya sen ne yaptın? Hep borçlandın ve borçlarını ödemek için de evde ne varsa sattın. Şimdi benden bir beş yıl daha istiyorsun. Sana kızdığımı anlamışsın ve yine meydan meydan dolaşıp vaatler veriyorsun bana. Yine aynı oyunu oynuyor, yine seni kabul etmezsem kötü adamların bana kötülük yapacağını duyuruyorsun. Ama yazıktır ki ben senden daha fazla kötülük gördüm. Bana önce umutlar verdin, sonra kandırdın. Umutlarımı yıktın yani. Oysa ben sana elimden gelen tüm desteği vermiştim.

Benim için çalışman gerekiyordu, başkaları için değil. Yabancılar için değil. Kendi evin için çalışman gerekiyordu. Hâlbuki sen evde ne varsa, hepsini yok pahasına yabancılara sattın. Sana neden tekrar güveneyim? Beni tekrar kandırman için neden bir beş yılımı daha sana vereyim. Senin ne olduğunu anlamadım mı sanıyorsun. Sendeki ikiyüzlülüğü daha göremedim mi sanıyorsun. Sen beni bu kadar cahil mi sanıyorsun. Aslında sana gelmeden önce babam beni uyarmıştı. Gitme demişti. Gitme çünkü diğerlerinden hiç farkı yok. Seni kullanacak demişti. Evine sadık değil demişti.

Bir ara günlerce o ülkeden o ülkeye gittiğinde nerdeyse eve hiç gelmeyeceğini düşünmüştüm. Acaba yanlış birini mi bekliyorum demiştim kendi kendime. Benim değil başka birinin eşi mi bu? Sahi ne işin vardı senin oralarda? Biz birbirimize yetemiyor muyduk? Her şeyimiz yok muydu? Bizi zengin edecek her şeye sahip değil miydik? Yoksa eksik olan şey kişiliğimiz miydi? Sanırım sen onu o gittiğin yerlerde arıyordun. Ama ben değil. Benim için eksik olan tek şey evimi ve hayatımı yönetecek iyi bir yöneticiydi. Bu yüzden seni seçmiştim. Ama yanılmışım.

Senin bu güne kadar yaptığın her şey, mahallenin tefecilerini daha da zengin etti ve yeni tefeciler çıktı piyasaya. Senden önce mahallede birkaç tefeci varken, şimdi onlarca var. Sen o kadar çok değiştin ki, tefecilerin sayılarının artmasını bile övünç yaptın kendine.

Artık şunu bilmeni isterim: Senin tılsımın bozuldu ve büyü dağıldı. Senin ne olduğunu ben çok iyi kavradım. Şimdi keşke zamanında babamın sözünü dinleseydim diyorum. Onun da dediği gibi, sana bir beş yılımı daha verirsem artık dövecek dizim de kalmaz. Bunu biliyorum.

Sana son sözüm, artık insanların inançlarını, umutlarını, beklentilerini, çaresizliklerini kullanarak onları kandırıp kullanma. Bunun vebalini ödeyemezsin. Tabi içinde bir yerlerde azda olsa vicdan ve Allah korkusu kaldıysa...

Ben artık seni bırakıyorum. Sana gittiğin yolda mutluluklar dileyemem. Çünkü bu yolun sonu hem senin için, hem de birlikte olduğun insanlar için hiç iyi şeyler getirmeyecek. Ben baba evine dönüyorum. Elveda...

Bir Fotoğrafta Sen

Yazar:

Dün bir fotoğrafta gözlerini gördüm
İki uzak yıldız gibiydiler, dalgın
Bilsen neler anlattı bana, sessizce
Bir sevgiyle derinleşen bakışların.

Orda değildin sanki, bir başka yerde
Ötelerde, uzakta benimle vardın
Güzellikler bahçesi ayna gibi
Yansıdığını gördüm yüzünde aşkın.

Bir ara çıktın resimden usulca, ürkek
Bir ceylan gibi kollarıma atıldın
Özlemli dudaklarınla yangın yangın

Seni gördüm, yaşadım bir fotoğrafta
Her zamankinden daha çok bana yakın
Gelecek o mutlu günleri anlattın.

Bir kadını ağlatmak

Yazar:
Ağlayan Kız

   Bir kadını ağlatmak çok zor değildir aslında. Kadınlar her şeye ağlayabilir; bir filme, bir şarkıya, bir yazıya… En az erkekler kadar yani! Ama bir kadını yürekten ağlatmak zordur. Eğer bir kadın yürekten ağlıyorsa, ağlatan onun yüreğine ulaşmış demektir. Ama o yüreğin değerini bilememiş olacak ki ağlatan, gözünü bile kırpmadan teker teker batırır iğnelerini yüreğe!
Işte o zaman koca bir yumruk gelir oturur boğazına kadının. Yutkunamaz, nefes alamaz; çünkü o koca yumruk canını çok acıtır. Gözleri buğulanır kadının sonra. Ağlamayacağım, der içinden. Ama engel olamaz işte. Çünkü yüreğine ulaşmıştır birileri ve iğneler saplamaktadır.. Bu acıya ne kadar karşı koyabilir ki bir kadın. Ince ince süzülür yaşlar gözünden;önce birkaç damla, sonra bir yağmur seli… Ve kadın ağ…lar; hem de çok! Sanmayın ki gidene ağlar kadın! Gidenin giderken koparttığı yerdir, onu ağlatan, orada bıraktığı yaradır. O yaranın hiç kapanmayacağını,
kapansa bile izinin kalacağını bilir kadın; o yüzden ağlar. Ama bilirmisiniz, ağlamak kadınları olgunlaştırır. Her damla, daha çok kadın yapar kadınları.
Her damla bir derstir çünkü. Bazen kadınlar ağladığında çoğu insan, ağlama niye ağlıyorsun ki, değmez onun için derler. Bilmediklerindendir böyle demeleri. Çünkü yürekleri acıyan kadınlar ağlamazlarsa, ölürler. Içlerindeki zehirdir onları öldüren! Ağlayarak o zehirden kurtulur
kadınlar, o irini temizlerler yaralarındaki! Çünkü bilirler, o irin temizlenmezse iltihaba dönüşür yaraları. Dönüşmemesi lazımdır oysa. O yüzden de bolca ağlarlar.
    Çok ağlayan kadınlar, bir çok şeyden vazgeçen kadınlardır aslında. Her damla olgunlaştırır kadınları evet ama olgunlaştıkça o safça inandıkları aşk gerçeği onların gözünde küçülür. Küçüldükçe değerini yitirir ve işte o zaman kendilerine sarılıp, yeni bir kadın yaratırlar kendilerinden. Güçlü, yenilmez, mağrur ve aşka inanmayan…Insanlar soruyorlar çoğu zaman neden bu kadar çok bekar kadın var diye; hepsi kariyer derdinde olan. Çünkü inançlarını yitirdi o kadınlar.
Zamanında yüreklerine o kadar çok iğne saplandı ki, o kadar çok ağladılar ki! Artık kendilerinden başka bir doğru olmadığına inanıyorlar, o yüzden kendilerine sarılıyorlar. Çünkü biliyorlar ki sarıldıkları adamlar onları hak etmedi; hem de hiçbir zaman!
    Hep bir çıkarları oldu sarıldıkları adamların. E o zaman niye sarılsınlar ki! Niye sarılalım ki!
Etrafınızda yürekten ağlayan bir kadın varsa bilin ki olgunlaşıyordur. Bilin ki, gerçekleri kabul etmeye başlamıştır. Bilin ki, artık aşkın olmadığına inanmıştır. Bilin ki, sarılacak tek bir doğrusu
kalmıştır. O da kim, ne diye sormayın artık. Çok ağlayan kadınlar, eninde sonunda kendilerine sarılırlar çünkü!

Son Yazılar

Özgür Makalelerin Adresi: ask-a dair.
Anarschi Hit Adam